Pokémon: Mewtwo İntikam Peşinde - Evrim / 3. Yorum

Pazar, Şubat 28, 2021

Pokémon, Mewtwo İntikam Peşinde,Netflix,Film Yorumları,

Cahil Okur’dan herkese selamlar… BCP kapsamında bu ay izlediğim film olan Pokémon: Mewtwo İntikam Peşinde – Evrim ile karşınsızdayım. Netflix’de gördüğüm ve izlemek için listeye kaydettiğim bir filmdi. Sırası gelmişken izleyip yorumunu sizlerle paylaşamaya karar verdim.

 

Özet ve Detaylar

 

Pokemon alemindeki bir bilim insanı ekibi, çeşitli genlerin birleşimiyle bu güne kadar yaratılmış en değerli pokemonu yaratmak üzere çabalamaktadırlar. Bu projeyi gerçekleştirmek üzerine bilinen en güçlü pokemon olan Mew'in DNA'larından bir örnek alırlar. Ortaya çıkan pokemonun adı Mewtwo olacaktır. Mewtwo'nun gücü ise, bilim insanları dahil, kimse tarafından kontrol edilemeyecektir. Ash, Misty ve Brock ise, bu ürkütücü pokemonla beklenmedik bir tanışma için, bir partiye gideceklerdir

 

Film Yorumum

 

Evet, Blogları Canlandırma Projesi kapsamında izledim Pokémon: Mewtwo İntikam Peşinde – Evrim filmini lakin daha öncesinde listeme kaydetmiştim zaten. Çocukluğu pokemon ile geçenlerdenim bende. Aslında yayınlandığı tarihte tam olarak ilkokula mı yoksa ortaokula mı gidiyordum hatırlamıyorum ama geçmiş zamanı yad etmek açısından izlemeye karar verdim. BCP Şubat teması ile de örtüşünce “Hadi izleyelim” diyerek başına geçtim.

 

Öncelikle sadece anime dizisini izledim Pokemon’un bu filminde sesler beni oldukça rahatsız etti. Sadece Misty’nin sesi orjinaldi sanırım… Ash ve Brock, roket Takımı üyelerinin seslendirme sanatçılarını değişmesi beni pek memnun etmedi.

 

Pokémon, Mewtwo İntikam Peşinde,Netflix,Film Yorumları,

Filmin içeriği olarak ise beni tatmin etmediğini belirtmem gerekiyor. Nostalji yapmak açısından güzeldi lakin nedense zevk alamadım. İlerleyen yaşıma rağmen animasyon filmleri severek takip ederim lakin eski bir hayran olarak Pokémon: Mewtwo İntikam Peşinde – Evrim filmi beklentimi karşılamadı.

 

Netice de BCP Şukbat ayını da bu filmle noktaladım ve bu ayı da bir film ve bir kitap ile bitirmiş oldum. BCP Şubat ayında okuduğum kitaba şuradan ulaşabilirsiniz

 

Film Künyesi

 

Yayın tarihi: 12 Temmuz 2019 (Japonya)

Yönetmenleri: Kunihiko Yuyama, Tetsuo Yajima, Motonori Sakakibara

Oyuncular:  Sarah Natochenny, Michele Knotz, Bill Rogers, Ikue Ōtani

Görüntü yönetmeni: Tatsuro Maruyama

Stüdyo: OLM Digital, Sprite Animation Studios

Dağıtıcı: Netflix

Çıkış tarihi: 18 Aralık 2019

Süre: 1saat 37 dakika

Dil: İngilizce

İMDb: 5,7/10

 

BONUS: Sizlere Pokemon animesinin ilk yarısında yer alan pokemonların birlistesini göstermek istiyorum. Benim favorilerim Ninetiles ve Arcanine’dı. Sizin favoriniz hangisiydi?

Pokémon, Mewtwo İntikam Peşinde,Netflix,Film Yorumları,


Sputnik Sevgilim / 8. Yorum (125)

Pazar, Şubat 28, 2021

Sputnik Sevgilim,Haruki Murakami,Ali Volkan Erdemir,Aşk,Edebiyat,Roman,Doğan Kitap,Kitap Yorumları,kitap yorumu,

Cahil Okur’dan herkese selamlar…   Şubat ayının benim adıma çok da verimli geçmediğini belirterek başlamak istiyorum. Şubat’ın son günlerinde ise Blogları Canlandırma Projesi kapsamında okuduğum bir kitap ile karşınızdayım.

 

KİTAP YORUMU

 

BCP’de bu ay ki temamız “Uzak Doğu” ydu. Bende hazır tamda istediğim gibi bir ana başlık gelmişken uzun zamandır okumak istediğim ama nasip olmayan Haruki Murakami ile tanışmanın vakti geldi diyerek Sputnik Sevgilim’i okudum. Kitap hem içerik olarak Japonya’da başladığı hem de Japon bir yazar tarafından yazıldığı için BCP Şubat ayı için biçilmiş kaftandı.

 

İçerik Yorumu

 

Murakami ile ilk tanışmamız gerçekleşti bu kitapla birlikte. Farklı bir tadı olan kitap olduğundan bahsetmem gerekiyor öncelikle. Aslında öyle çok da alışık olmadığım bir eser. Murakami’nin yoğun ve detaylı betimlemeleri bazen okurken beni olaydan koparsa da genel anlamda rahatsız edici değildi. Lakin bunun bir okuyucu olarak beni yormadığını söyleyemeyeceğim.

 

Kitabın içersideki cinsellik temalı sayfaların aşırı abartıldığını ve bizim kültürümüz açısından kitaplarda bu tip satırların yer almasının fazla olduğu kanısındayım. Nedense son dönemde okuduğum kitaplarda bu tip ayrıntılı cinsel içeriklerin yer almasında rahatsız olmaya başladım diyebilirim. Bir aşk kitabında ille de cinsellik yer alacak diye bir kural varsa ben buna karşıyım kesinlikle.

 

Diğer taraftan içerik anlamında beni en rahatsız eden nokta ise kitabın Yunanistan’da geçen kısımlarında yazarın bilerek veya bilmeyerek Türkler hakkında yazdığı satırlarda aşırı kin ve nefret dolu söylemleri oldu. Yunanistan ile Türkiye arasında yüzyıllardır süre gelen bir gerilim tüm dünyanın elbette bildiği bir konu ama, ben Türklerin Yunanlıları kazığa geçirme gibi eylem yaptıklarına inanamıyorum. Kendi çapımda az çok bildiğim tarihte böyle bir uygulama yapıldığına dair hiçbir kanıt yok. Olsa bile böylesi bir kitapta milletim kötü lanse edilmesi beni rahatsız etti.

 

Sonuç olarak kitabı genel olarak ele aldığımda bence tam bir anlam bütünlüğü ve olay örgüsüne sahip değil gibi geldi. Murakami hayranları belki bana kızacaktır ama ben bu kitaptan ne anladığımı ve ne anlattığını anlatma noktasında sıkıntı yaşıyorum sanırım. Sevgili Şule Uzundere’de etkinlik kapsamında bu ay Murakami okumuş ve şöyle diyordu yazısında, “Kitaplarını okurken sıkılmıyorum. Kendini okutuyor ama bir süre sonra kitaplarından aklımda hiçbir şey kalmıyor.” Bende Şule abla ile aynı kanıdayım. Eser kendini okutuyor lakin bir süre sonra olay örgüsü ve ilerleyiş hakkında akılda pek de bir şey kalmayacak gibi. Bunun nedeni de en başta belirttiğim gibi tam bir anlam bütünlüğü ve olay örgüsüne sahip olmaması.

 

Yazım Dili Yorumu

 

Murakami ile ilk tanışmamız olduğunu yukarıda da belirttim. Belki diğer kitapları böyle değildir lakin bana dili biraz ağır geldi. Bazı yerlerde yarım sayfalık bir sayfalık betimlemeleri var ki bu okuyucu olarak beni yordu. Ama genel anlamda yazım şekli okuyucuyu çeken bir tarz. Sadece uzun betimlemeleri sevmeyen benim gibi okurları biraz sıkabilir.

 

Yapısal Yorum

 

Geldik benim adıma en zorlayıcı kısma… Kitabın içeriğinde ciddi bir editöryel sıkıntı olduğu kanısındayım. Birçok kelime yanlış yazılmış inatla. Bu noktada benim bir eksik bilgim varsa özür dilerim lakin özellikle kuzen kelimesi kuzin diye yazılmamıştır sanırım. Kitabı okuyanlar Myu ile Sumire’nin tanıştıkları sayfaları tekrar gözden geçirirse diyeceğimi daha net anlayacaktır. İlkinin tanıştıkları sayfalarda sürekli olarak “Sumire’nin kuzeni” yerine “Sumire’nin kuzini” yazılmış…  Doğan Kitap’a yakışmadı bence…

 

ARKA KAPAK YAZISI

 

Sen benim bir parçamsın...

 

Ben âşık oldum. Şüphe yok. Buz soğuktur, gül kırmızı. Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki ondan kendimi korumam neredeyse olanaksız. Ama artık dönüş yok.

 

Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de. Japonya'dan bir Yunan adasına uzanan, üç kişiyi birbirine kenetleyen büyüleyici bir aşkın hikâyesi. Haruki Murakami'den düşlerinize sızacak bir roman... (Arka Kapak Yazısı)

 

KÜNYE

 

Adı: Sputnik Sevgilim

Yazar: Haruki Murakami, Ali Volkan Erdemir (Çevirmen)

Baskı tarihi: Temmuz 2016

Sayfa sayısı: 224

Format: Karton kapak

ISBN: 9786050935721

Kitabın türü: Aşk, Edebiyat, Roman

Çeviri: Ali Volkan Erdemir

Dil: Türkçe

Ülke: Türkiye

Yayınevi: Doğan Kitap

 

ALINTILAR

 

Mükemmel olmayan yaşamlarımızda boşa harcanmış zamanların da yeri önemli değil midir? 12

 

"Her konuda böyledir; en faydalı bilgi, deneyimleyerek ve bedelini ödeyerek edindiğindir. Kitaplardan edindiğin değil." Sayfa 56

 

"Bir başkası hakkında kolayca bir şeyler söyleyemezsen, bu dünya çok kasvetli ve tehlikeli bir yer olur çıkar." Sayfa 58

 

Anlamak dediğimiz, halihazırdaki yanlış anlamalarımızın bütününden başka bir şey değildir. Sayfa 147

 

"Doğru olmayanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Ama doğru olan şey nedir?" Sayfa 214

Erken Kaybedenler / 7. Yorum (124)

Çarşamba, Şubat 24, 2021

kitap yorumu, Erken Kaybedenler, Emrah Serbes, Levent Cantek, Edebiyat, Hikaye (Öykü), Yeraltı Edebiyatı, İletişim Yayıncılık

Cahil Okur’dan herkese selamlar…  Nedense kötü bir ay ile devam ediyoruz yolumuza. Ayın sonu geldi ve ben ne doğru düzgün kitap okudum ne de kitap yorumu paylaşabildim sizinle… Ay sonu raporu biraz sıkıntılı olacak sanırım.

 

KİTAP YORUMU

 

Geçtiğimiz ay okuduğum ama yorumlaması bu aya kalan br kitap Erken Kaybedenler… Emrah Serbes’in okuduğum ikinci kitabı. İlki Behzat Ç serisinin bir kitabıydı ki kendisine şuradan ulaşabilirsiniz…

 

İçerik Yorumu

 

Evet ilk okuduğum Behzat Ç eseri ardından Emrah Serbes ile farklı bir yolculuğa çıktık Erken Kaybedenler ile… Emrah Serbes okumayalı hayli zaman olmuştu gerçekten. Yeniden bulaşmak güzel oldu.

 

Kısa öykülerden oluşan Erken Kaybedenler daha çok erkek çocukları üzerine yönelmiş bir eser. “Erken Kaybedenler... Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu...” diyor Serbes tanıtımda. Erkek çocukları ve kafalarından geçenlere tanık oluyor satırlar boyunca.

 

Daha ilk hikayeden beni yakaladı eser diyebilirim. Garip bir şekilde sizi içine çeken bir yönü var. Bazen güldüm, bazen hüzünlendim okurken. Aktarmak istediği duyguyu kendine has yöntemiyle okuyucuya geçirmeyi başarıyor eser. Herkesin yaşabileceği ya da yaşadığı olayları farklı bir anlatım ile size geri aktarıyor. Bir anlamda çocukluğumuza ayna tutar gibi.

 

Bu tip bir eser okumamıştım uzun zamandır. Bu anlamda da benim adıma verimli bir okuma oldu. Öyle çok büyük beklentilerle başlamasam da bir okur olarak tatmin olarak kapattım kitabın kapağını. Eğer yazar ile henüz tanışmadıysanız bu eserinden başlayabileceğinizi belirtmek isterim.

 

Yazım Dili Yorumu

 

Emrah Serbes’in kalemini seviyorum. Bazen ağdalı cümlelere kaçtığı yerler olsa da genel anlamda akıcı bir dil ile yazdığını söyleyebilirim. Eğer eser tür olarak da size hitap eden bir yapıya sahipse kısa zamanda okuyup bitirebilirsiniz.

 

Yapısal Yorum

 

İletişim Yayınları’nın kapak tasarımları hoşuma gitmiştir her zaman. Emrah Serbes kitapları için yapılan tasarımla ise bence ayrıca güzel. Yapısal anlamda güzel ve sorunsuz bir eser.

 

ARKA KAPAK YAZISI

 

Ankara polisiyeleriyle tanıdığımız Emrah Serbes, bu defa direksiyonu kırıyor ve edebiyatımızda pek de işlenmemiş bir başka meseleye el atıyor. Erkek çocukların enerjik, hüzünlü, alengirli dünyasına giriyoruz...

Baba çalışıyor, anne ev hanımı, muhafazakârlığın kalesi...

İşçiler, yoksullar, teyzeler, abiler...

Kolay ağlayan sert adamlar...

Taşra seyrekliği, mahallenin kalabalığı...

Kıskanç, gururlu, saf ergenler...

Emrah Serbes, çabuk öfkelenen, kolay vazgeçen, baştan çıkmış erkek çocukları konuşturuyor...

Kederli, insana dokunan komik hikâyeler bunlar...

 

"Dizinin dizime değişi, Handan'ın annesi için bir kelebeğin kanat çırpışıysa benim için kasırgaydı. Kaç sene geçti, hâlâ unutmam, günde en az beş sefer aklıma gelir. Biliyorum bu durumun, kökeni memeden kesildiğim güne kadar uzanan psikolojik nedenleri vardır. Ama bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzunun şiddetiyle doğru orantılı değil midir? O arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada başka hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir? Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum? Cevap? Yok! Kalırsın öyle..."

Taşrada ve kâinatta, yapayalnız kalmış erkek çocukların hikâyesi...

 

Erken Kaybedenler... Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu...

 

KÜNYE

 

Adı: Erken Kaybedenler

Yazar: Emrah Serbes, Levent Cantek (Editör)

Baskı tarihi: Ekim 2017

Sayfa sayısı: 143

Format: Karton kapak

ISBN: 9789750506765

Kitabın türü: Edebiyat, Hikaye (Öykü), Yeraltı Edebiyatı

Dil: Türkçe

Ülke: Türkiye

Yayınevi: İletişim Yayıncılık

 

ALINTILAR


Kendini kandırmadan yaşamanın ne anlamı var. Çıplak gerçekler kimi tatmin edebilir ki? Bir derviş ya da manyakoğlumanyağın teki değilseniz olayları küçültmeden ya da büyütmeden, oldukları gibi kabul ederek yaşayamazsınız. Sayfa 10

 

Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim. Sayfa 15

 

Büyük bir tecrübe ile konuşuyorum, tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim. Sayfa 19

 

Herkesin bir şeylerden korktuğu üç kişilik bir çekirdek aileyiz işte. Soyadımız korkmaz. Ben devlet olsam buna müsaade etmem. Sayfa 66

 

Unutmanın acısı ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete... Sayfa 78

 

- Okumadan nasıl yaşıyorsun?

Cevap yok

-Okudukların yaşadıklarını değiştirir, değiştirmese bile farklı bir gözle görmeni sağlar... Sayfa 125 

Enola Holmes / 2. Yorum

Salı, Şubat 23, 2021

Harry Bradbeer, Jack Thorne, The Enola Holmes Mysteries, Nancy Springer, Millie Bobby Brown, Sam Claflin, Henry Cavill, Helena Bonham Carter, Netflix,Film Yorumları,

 Cahil Okur’dan herkese selamlar…

 

Bu yılın ikinci filmi ile karşınızdayım… Netflix’e gelmesini beklediğim Elona Holmes 23 Eylül 2020’de yayınlandı ama ben ancak izleyebildim ne yazık ki… Hafta sonları evde olunca bunu fırsata çevirerek izlemeyi planladığım filmleri yavaş yavaş izliyorum artık. Lafı uzatmadan filme geçelim…  

 

Özet ve Detaylar

 

Millie Bobby Brown'ın Enola Holmes'ü canlandırdığı filmin uyarlandığı kitaplarda Enola'nın annesi kaybolur. Bu durumda Enola onu yok sayan ağabeyleri Sherlock ile Mycroft'tan yardım ister. Sherlock ve Mycroft bu olayı çözerken Enola'yı uzaktaki yatılı bir okula gönderme kararı alırlar. Ancak Enola oradan kaçacaktır. İlk gideceği yer de Sherlock Holmes ile birlikte çeşitli vakalarda çalışan dedektif Lestrade olacaktır. Olaya dahil olmak isteyen Enola, Sherlock ile tam bir saklambaç oynamaya kalkışır. Serinin her bir devam kitabında Enola Holmes yeni bir ortadan kaybolma vakası üzerinde çalışmalarını sürdürür ve Sherlock'un izinden gider... Filmde Sherlock Holmes'ü Henry Cavill, Mrs. Holmes'ü ise Helena Bonham Carter canlandırıyor.

 

Film Yorumum

 

Harry Bradbeer, Jack Thorne, The Enola Holmes Mysteries, Nancy Springer, Millie Bobby Brown, Sam Claflin, Henry Cavill, Helena Bonham Carter, Netflix,Film Yorumları,

Sherlock Holmes’a hayranlığımı bloğumu takip edenler bilecektir. Elona Holmes’da bu anlamda ilgi alanıma giren filmlerden biriydi. Sherlock ve Mycroft Holmes’un bir kız kardeşinin olması ve ona dair bir filmin olması beni heyecanlandırdı diyebilirim. Aslına bakarsanız filmin kitaptan uyarlandığını ise filmi izledikten sonra öğrendim ki en kısa sürede kitapları da elde edip okumak istiyorum.

 

Filmin başında Sherlock karakterine odaklandığım için ve beklediğim gibi bir karakter olmadığı için üzüldüğümü belirtmem gerekiyor. Mycroft karakteri ise bildiğimiz gibi “gıcık” dı. Asıl kahramanımız olan Elona’ya gelecek olursak nedense Sherock ve Myroft’un bileşenler kümesi gibiydi. Biraz ondan, biraz bundan…

 

Sherlock Holmes’un daha etkin olduğu bir film beklerken kendimi Elona’nın macerasını pürdikkat izlerken buldum. Elona’nın garip bir çekiciliğe sahip bir karakter olduğu aşikar. Bunun yanında Holmes ailesinin annelerine dair bir şeyler öğrenmekte güzeldi.

 

Genel anlamda Sherlock Holmes hikayelerinin hızına sahip olsa da bir Arthur Conan Doyle hikayesi olmadığı aşikar. Olmasa da ona en yakın öykü diyebilirim elbette...  Filmdeki özellikle kelime oyunlarını çok sevdim. Elona Holmes ismi bile bunla alakalı ki filmin başında Elona bunla alakalı açıklamayı yapıyor. 


Filmin görsel konularına da bir parantez açmak gerekirse gerçekten dönemi büyüleyici şekilde güzel yansıtmışlar. Bu noktada dekor uzmanlarını ve görüntü yönetmenini ayrıca tebrik etmek gerek.

Harry Bradbeer, Jack Thorne, The Enola Holmes Mysteries, Nancy Springer, Millie Bobby Brown, Sam Claflin, Henry Cavill, Helena Bonham Carter, Netflix,Film Yorumları,

 

Film Künyesi

 

Yönetmen: Harry Bradbeer

Yapımcı: Mary Parent, Alex Garcia, Millie Bobby Brown, Paige Brown

Yazar: Jack Thorne

Uyarlama: The Enola Holmes Mysteries – Nancy Springer

Oyuncular: Millie Bobby Brown, Sam Claflin, Henry Cavill, Helena Bonham Carter

Müzik: Daniel Pemberton

Görüntü yönetmeni: Giles Nuttgens

Stüdyo            Warner Bros. Pictures, Legendary Pictures, PCMA Productions

Dağıtıcı: Netflix

Çıkış tarihi: 23 Eylül 2020

Süre: 123 dakika

Ülke: İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri

Dil: İngilizce

 


Sana söyleyemediğim her şey (Celeste Ng) / 2. Kitap Özeti

Pazartesi, Şubat 22, 2021

Celeste Ng, Edebiyat, Everything I Never Told You, Kitap Özeti, Martı Yayınları, Roman, Sana Söyleyemediğim Her Şey, Zeynep Yeşiltuna,

Cahil Okur’dan herkese merhabalar…


Blogumun ilk kitap özetini verdiğim uzun aradan hemen önce yayınlamıştım. Hazır geri gelmişken ikinci özeti de şuralara bırakayım dedim. Bu seferki özetimiz Celeste Ng’nin “Sana söyleyemediğim her şey” kitabına dair…

 

NOT: Yazım özet içerikli olduğu için içerisinde bolca içerik hakkında bilgi içerecektir. Bu nedenle eseri okumayı planlayan arkadaşlarımın konu hakkında bilgilendirmek isterim. Spoiler yemek istemiyorsanız uzak durunuz.

 

Sana söyleyemediğim her şey / Celeste Ng

 

Lydia artık yok. Ama kimse bunun farkında değil. Anne Marilyn onu evde arasına rağmen bulamadı. Sonrasında liseyi arayarak kızının evden erken ayrıldığı kanısına varsa da durumun hiçte öyle olmadığı anlaşılınca panik daha da artıyor. Prof. James Lee, Marilyn’in telefonu sonrasında hemen eve dönüyor ve polise haber veriliyor. Polisler evde yaptıkları üstünkörü araştırma ardından aileye kaybolma vakalarının ilk 24 saatte kendiliğinden çözüldüğünü belirterek oradan ayrılıyor.

 

Lydia’nın abisi Nath ise bu açıklamadan memnun kalmasa da bir şey demiyor. Nath sonrasında Lydia’nın dün gece neler yaptığı hatırlamaya çalışıyor. Aklına gelen tek şey ise Lydia’nın bütün gün beraber takıldığı Jack. Ama bunu zamanında ailesine anlatmadığı için susmayı tercih ediyor.

 

Bütün gün bekledikten sonra ve telefon aramaları sonuç vermeyince James polisi son bir kez arasa da sonuç alamıyor. James çocukları odasına gönderirken Nath’in aklında Jack, Lydia’nın kız kardeşi Hannah’ın aklında ise dün gece evden uzaklaşırken gördüğü o karaltı vardır. Çarşamba sabahı ise James polisi tekrar aramasına rağmen bir sonuca varamaz. O gün öğlene doğru gölde başıboş bir kayık bulunur. Polis akşam saatlerinde kayık ile Lydia arasında bir bağlantı kurarak, aramaları bu noktada genişletir. Perşembe sabahı ise polis aradığına gölde ulaşır.

 

Aslında her şey anne ve babası ile başlamıştır… Annesi ömrü boyunca dikkat çekmek isterken, babası sıradan bir adam olmanın peşinden koşmuştu. Marilyn ile James’in ortak bir hayat kurmalarının nedeni de budur. Marilyn uzak doğulu öğretmeni James’i ofisinde ilk kez öptüğünde fark edildiğini hissetmişti. James ise yıllardır “öteki” olduğu Amerika’da o sarışın kızın kendisini öpmesi sonrası aidiyet hissedecektir. Böylesi başlayan aşkları Marilyn’in hamile kalması sonrasında evliliğe doğru ilerler. Marilyn’in annesi buna karşı çıksa da evliliği engelleyemez. Tören sonrasında dostlarla yenilen yemek ise Marilyn ve annesinin son görüşmesi olur.

 

Lydia’nın cenazesi sonrasında Nath, Jack’i sıkıştırır ve kardeşinin ölümünden onun sorumlu olduğunu söyler. Jack biraz korkarak, biraz ürkerek bir şeyler gevelerken James, Nath ve Jack’i ayırır. Nath cenaze töreni sonrasında uzun süre mezarlıkta kalır. Sonrasında eve yürüyerek gider. Sokağa girdiğinde Jack’in evinin önündeki polis arabasını görür. Gizlice içeride konuşulanları dinler. Jack sadece arkadaş olduklarını ve Lydia’nın sürekli üzgün olduğundan bahseder. Nath’e göre bu durumunun tek sebebi Jack’dir. Evde ise Marilyn bambaşka bir dünyadadır. James onu teselli etmeye çalışsa da Marilyn uyumak için odalarına çıkar. Evin en küçüğü Hannah ise kenarda sessizce ailesini izlemektedir.

 

James Marilyn’i teselli etmekten ya da karısında teselli bulmaktan umudunu yitirince ofisindeki acil tıp raporunu almaya gider. Başta rapor geldiğinde onu yırtıp atmak istemiştir. Sonrasında bundan vazgeçip okumaya karar verir, okuduğunda ise tüm ruh hali kötüleşir… Sekreteri Louisa, James’in durumunu fark edince onu evine öğle yemeğine davet eder, birlite ofisten çıkarak Louisa’nın evine doğru yol alırlar.

 

Marilyn bir türlü uyuyamadığı için soluğu Lydia’nın odasında alır. Kızının sorununu çözmeye gayret eder. Aklına kızına hediye ettiği günlük gelir. Kitaplığın en alt rafındaki 1977 yılına ait günlüğü açar ama boştur. 1976 günlüğü de ondan farksızdır. Marilyn’in Lydia’ya 5 yaşındayken aldığı ilk günlüğe kadar tüm defterleri kontrol eder lakin hepsi boştur. Marilyn’in aradığı cevaplar Lydia’nın odasında yoktur.

 

James yemek yemek için geldiği Louisa’nın evinde öğle yemeğine dair bir şeyle karşılaşmaz. Kızının ölümü nedeniyle hüsran içindeki baba, aradığı teselliyi Louisa’nın dudaklarında bulur. Çiftin yatak odasında yaşadıkları ardından James kızının kaybolduğu günden beri ilk kez rüyasız bir uyku çeker. Uyandığında gömleğini iki kez yanlış iliklemesi ardından  giyinebilir ve Louisa’nın yüzüne bakmadan “Hoşça kal” diyerek oradan ayrılır.

 

Marilyn ve James geleneksel Noel partisine giderken bunun istediğinden değil çok James için yapıyordu. Parti boyunca da insanlardan uzak durmuştu zaten. Tom Lawson ise köşede duran Marilyn’e yaklaşarak havadan sudan ve üzerine çalıştığı araştırmadan bahsetti. Lawson’un anlattıkları ile yeniden meslek aşkı artan Marilyn bir asistana ihtiyacı olup olmadığını sordu. Lawson yardımın kendini mutlu edeceğini söylese de o gece eve döndüklerinde James, Marilyn’in çalışmasına gerek olmadığını söyleyerek konuyu kapattı. Ertesi gün kahvaltıda annesinin öldüğünü öğrenen Marilyn içindeki boşluk ile çocukları ve kocasını arkasında bırakarak cenaze işlemleri için annesinin evine gitti. Defin sonrası evde hatıraları ile yüzleşen Marilyn, annesinin notlarla donattığı yemek tarifi kitabı dışında var olmamış gibi olduğunu, yaşamamış gibi olduğunu fark etti. Bu aydınlanma Marilyn’in hayatını değiştirecek bir aydınlanmaydı.

 

Marilyn yokken James ve çocuklar bir süre iyi idare ettiler. Hafta sonu Nath ile yüzme havuzuna giden James, Lydia’yı ise komşularına emanet etti. James, Nath’in sosyalleşmesi, kendisi gibi diğer çocuklardan uzak durmaması için istemişti bu havuz işini aslında. Lakin işler öyle gitmedi ve Nath ile Jack’in arasının da açılmasının temeli olan ilk olay yaşandı. Jack yanındakiler ile birlikte Nath ile dalga geçmişti ve bu da Nath’in onurunu incitmişti. Aynı olayların benzerlerini yaşayan James, oğluna destek olmak istese de sonunda hiçbir şey yapmamayı tercih etti.

 

Marilyn eve döndüğünde aklındakiler evden ayrılırkenki halinden çok farklıydı. Okulunu bitirip doktor olmayı düşünüyordu. Ev ve iki çocuk ile bu planı gerçekleştiremeyeceğine inanan Marilyn, amaçsızca bir gezi sonrasında kendini hastanenin bekleme salonunda, Jack’in annesi Dr. Wolf’un önünde bulur. Dr. Wolf ile geçen kısa bir sohbet sonrasında kararını verir. Toledo dışındaki devlet üniversitesi ile görüşen Marilyn, tüm hazırlıklarını yaparak o gün evden ayrılır. Nath ve Lydia okuldan döndüklerinde annelerini göremeyince onu dış kapı önünde beklemeye başlarlar. James eve geldiğinde Nath’e “Ne demek yok?” diye sorar şaşkın ve tedirgince… Nath ise sadece “Yok” demekle yetinir. O gün annesinin kendisine hediye ettiği günlüğe ilk kez yazacak bir şeyler bulan Lydia ise bunu nasıl yapacağını ise bilemez.

 

Hannah o gün ablasına olanları öğrenecekti. Herkes uyuduktan sonra gizlice evden ayrılarak göl kıyısına gitti. Lydia’nın bunu neden yaptığını anlamak istedi. Lakin istediği yanıtları göl kıyısında bulamadı. Sabah uyandığında Marilyn ve James kavga ediyorlardı. Lydia’nın ölümü sonrasında kapıya takılan zincir o gece takılmamıştı. Marilyn James’i suçlarken, James ise Marilyn’i olayı abartmakla suçladı. Hannah “Zinciri takmayan bendim” demek istese de sessizce Nath’in yanına oturdu. Marilyn ve James arasındaki tartışma telefonun çalması ile son buldu gibi görünse de bu sadece kavgaya verilen araydı. James polis teşkilatından arayan memura “Sizden daha fazlasını bekleyemezdik” deyince Marilyn kavgayı bir boyut ileri taşıdı ve James’e “Ben senin gibi polise yaltaklanmam. Kızımın başına gelenleri öğreneceğim” dedi. James bu sözün ardından evden ayrıldı. Tüm bunlar olurken Nath evin önüne çıkmış, Hannah ise kendisini masa altında güvene almıştı. Ne James ne de Marilyn olanların farkında değildi. James evden ayrıldığında göl ile ev arasındaki yolu iki defa arabayla turladı. Sonrasında ise direksiyonu Louisa’nın evine kırdı. Kapıyı açtığında Louisa’ya sadece karısını ve çocuklarını sevdiğini söyleyecekti ama onu karşısında gördüğünde sadece “Lütfen” dedi. Louisa kollarını açarak onu içeri aldı. James’in evden ayrılması ardından Marilyn ise Lydia’nın odasına çıktı. Kızının okul çantasına sarılarak o tanıdık kokuyu içine çekti. Sonrasında ise çantada bir yırtık buldu ve içindekileri fark edince bir şok yaşadı. Kızı daha 16 bile değildi ve okul çantasında yarım paket sigara ile açılmış bir prezervatif kutusu bulmuştu.

 

Hannah ve Nath olaylardan uzaklaşmak için dışarı çıktıklarında kendilerimi göl kıyısında buldular. İskelenin orada oturarak gölü seyreden iki kardeş sonrasında Jack’i gördüler uzaktan, Nath onunla konuşmak için ayağa kalkınca Jack hızlıca eve koştu. Nath onu yakalamak istese de Hannah buna izin vermedi. Bath, Hannah’a sebebini sorunca da “ Onunla kavga etme” demekle yetindi. Nath, Jack’in bu olayla ilgili olduğunu konusunda ısrarcıydı. Lydia’nın göle düştüğü o yazı hatırlıyordu.

 

Lydia2nın göle düştüğü o yaz Marilyn’in evi terk ettiği yazdı. Kimse o yazı bir daha konuşmasa da asla unutamamıştı. James, Marilyn için polise başvurduktan sonra onun yırtıp çöpe attığı mektubu bulmuştu. Parçaları birleştirerek imza bile atmadığı o satırları okumuştu. Marilyn, “Hayalimizde her zaman tek bir hayat olmuştu ve işler çok farklı şekilde gelişti.” Diye yazmıştı. James o satırlarda Marilyn’in onu Marilyn’n annesi gibi gördüğünü anlamıştı. Anneleri gittiğinde Lydia ve Nath için hayat daha da zorlaşmıştı. Nath’in Jack’e olan öfkesinin sebebi de bu dönemdi. Jack, biraz olsun soluklanmak için kapının önüne çıkan Nath’e yaklaşmış ve şekerleme vermişti o yaz gününde. Şekerlemeleri yerken ise Nath’e dönerek “ Her şey yoluna girecek, annem hep çocukların tek bir ebeveyne ihtiyacı olduğunu söyler” dedi. Nath sadece “kapa çeneni” dedi ve eve girdi. Sonraları bu sözleri unutan Nath’in içinde sadece Jack’e karşı öfke kalmıştı. Sonraki günleri Nath tv karşısında Lydia ile geçirdi. Gemini 9’un fırlatılacağı gün ise yeni bir amaç edindi. Uzay mekikleriyle ilgili ne bulabilirse okudu, astronotların isimlerini ezberledi. Her gününü bu işlerle geçirirken annesinin yokluğunu bir nebze olsa unuttu. Bir akşam üstü Nath “İnsanların aya gidip sonra geri gelebildiklerine inanabiliyor musun?” dedi babasına. James ise “ Nasıl olur da böyle şeyleri düşünebilirsin, biz burada…” dedi ve cümlesini tamamlamadan oğluna bir tokat attı. Hem Nath hem James bu tokatı asla unutmayacaktı. Ve James bu tokadın altında ezilecekti. 

Olay sonrasında Nath ve Lydia odalarına çıktı. Lydia annesi gittiği günden bu yana onun boşluğunu anneannesinin yemek tarifi kitabıyla kapatıyordu. Lakin annesi gittiğinden bu yana ev farklı kokuyordu ve bunu fark edince de bunu asla geri alamadı.

 

Marilyn cephesinde ise her şey yolunda gibiydi. Okuldaki çocuklar Marilyn’i kabullenmiş ve Marilyn sınıf arkadaşlarına yetişmişti. Ancak James ve çocuklara olan özlem hiç bitmiyordu. Bir ara evi aramış, James sürekli “Alo” dese de yanıt alamamıştı. Bir keresinde de telefonu Nath açmış ve annesinin öğrettiği gibi “Lee’lerin evi Hayallerinin peşinden koşmak iyi gelse de özlem giderek büyüyordu. Marilyn bir gün ders çalıştığı sıra başı dönerek yere düştü. Kendine gelmesi uzun sürünce sebepleri anlamaya çalışırken 9 haftadır regl olmadığını aklına geldi. Bunu umursamamaya çalışarak vücudunun strese karşı böylesi bir tepki verdiğini düşünse de, marketten dönerken yaşadığı kaza sonrasında gittiği hastanede her şey aydınlandı. Marilyn üçüncü kez anne oluyordu. Acil Servi yetkilileri James’e haber verdiğinde Marilyn hayallerini ne kadar kısa sürdüğünü düşündü. James ile birlikte eve dönerek çocuklarına tekrar sarıldı. Hayaller gerçekleştirilememişti. Lakin annesinin hayallerini kızı Lydia gerçekleştirebilirdi. Ve tüm hayatını buna adamaya başladı.

 

Annesi yokken kendine sözler veren Lydia bu yeni duruma çabuk alıştı. Annesinin her sorusunu doğru cevaplıyor, ardından yenisini sorması için ısrar ediyordu. Lydia annesi için zeki olmaya gayret ediyor, lakin işlerin daha da karmaşık olacağını biliyordu. Nath ise annesinin eve döndükten sonra Lydia’ya olan düşkünlüğünden mağdur olmuştu. Halbuki Nath de annesinin sorularına doğru yanıtlar verebilirdi. Lakin annesinin gözdesi Lydia olmuştu. James ve Marilyn, Marilyn’in evden uzakken 9 hafta yaşadığı e ve eşyalar için gittiğinde Nath ve Lydia Bayan Allen’e emanet edildi. Bayan Allen uyuyunca Nath ön kapıdan çıktı. Lydia onu durdurmaya çalışsa da daha sonra o da Nath’in peşine takıldı. İskelede oturdukları sırada Nath sebebini tam olarak bilmediği o hareketi yaptı ve Lydia’yı suya attı. Kardeşinin yüzme bilmediğinden haberdar olan Nath, Lydia’dan kurtularak annesinin hayatına kendine yer açmanın peşindeydi. Ancak hamlesini yaptığı an buna pişman oldu. Hızlıca suya atlayıp Lydia’yı çıkardı. Soluk soluğa kıyıya vardılar ve bir süre dinlendiler. Nath ayağa kalkıp uzaklaşmaya kalktığında Lydia kolundan tutarak gözleriyle gitme dedi. Nath elinden tutarak orada kaldı. Olaydan asla anne ve babalarına bahsetmediler. Anlatılamayacak kadar büyüktü çünkü. Yıllar sonra olayla ilgili Nath tek bir şey hatırlayacaktı, Lydia ise bambaşka bir şey… 10 yıl sonrasında bile aslında kimse o günleri unutmadı. Marilyn halen yemek yapmayı reddediyordu. James, her gün üniversiteden eve Marilyn’i evde bulacağından emin olarak dönmekteyken bile…

 

Lydia artık derslerde daha çok zorlanıyor ama bu konudan bahsetmekten kaçınıyordu. Nath ise üniversite başvurularının yanıtlarını beklemekteydi. Aslında Lydia gelen yanıtları yok etmiş bir şekilde kardeşinin gidişini engellemeye çalışıyordu. Bir akşam yemeği vakti Jack elinde bir zarfla Lee’lerin evinin kapısına gelene kadar bu şekilde devam etti olaylar. Jack, Harward’dan gelen zarfı Nath’e uzatarak “Tebrikler” dedi. Nath, halen Jack’e kızgın olsa da istediği zarfı getirdiği için sevinmişti. Nath zarfı açınca beklediği yanıtı almanın mutluluğu ile babasına Harvard’ı kazandığını söyledi. Böylece Lydia bir süre  dikkatlerin üzerinden gitmesine sevindi. Hazır ilgi kendi üstünden gitmişken Lydia ağzındaki baklayı çıkardı “Sanırım fizikten kalacağım” dedi. Marilyn ilgisi halen Nath’in üzerindeyken Lydia’ya dönerek açığı yarı yıl tatilinde kapatabileceklerini ve ona yardım edeceğini söyledi.

Yarıyıl tatili Nath’in Harvard’ı kazanmasının mutluluğu ile geçsede durumdan memnun olmayan Lydia , gizliden gizliye Nath’e gideceği için kızıyordu. Bir şekilde Nath’in canını acıtmak isteyen Lydia aradığı fırsatı yarıyıl tatili dönüşü fizik dersinde buldu. Derste Jack’te vardı ve Jack Nath’in en sinir olduğu isimdi. Lydia, Jack ile tanışarak onunla sohbete başladı. Hatta bir gün okul çıkışı onu eve bırakmasını istedi. Jack’in arabasına bindiklerinde ise aklında sadece Nath’i kızdırmak vardı. Hatta biraz daha ileri giderek Jack’in uzattığı sigarayı bile içti.

 

Hayatında içkiden uzak durmuş, uyuşturucu kullanmayan Jack, Lydia’nın gidişinden sonra aradığı tüm teselliyi Louisa’nın kollarında buldu. Polis merkezinden arayıp Lydia’nın ölümünün intihar olduğunu karar verdiklerini söyledikleri o günde aynısı yaşanmıştı. Marilyn polislerin saçmaladıklarını ve Lydia’nın kendisine ya da ailesine bunu yapamayacağını söyledi. “Beyaz bir kız olsa dosya kapanmazdı” diye de ekledi. James bu sözler ardından tüm hatanın kendinde olduğuna inanarak evden ayrıldı.  Marilyn bütün gece beklese de James gelmedi. Hatasını geçte olsa fark etmişti. Nath’in sabah kahvaltısında babası ile ilgili söyledikleri sonrası telefon rehberindeki o ismi buldu. L. Chen… Doğruca oraya giderek acı gerçekle yüzleşti.

 

Lydia ve Jack’in arkadaşlığı giderek ilerledi. Jack ona araba sürmeyi öğretirken, Nath hakkında sorular soruyor ve Lydia Nath’i gösterebildiği kadar aciz göstermekle abisinden öcünü alırken eğleniyordu. 16. yaş gününe az bir zaman kalmıştı Lydia’nın. Abisi evden ayrılacaktı, Lydia’da ehliyetini alarak abisi, tek dert ortağı olmayan o evden uzaklaşmayı deneyecekti. Doğum gününden bir önce babası James Lydia’ya gerçekten arzuladığı kolyeyi hediye etmiş ve ertesi gün ehliyet sınavı ardından arabayla turlayabileceklerini söylemişti. Ertesi gün onu okula almaya geldiğinde ise çok acı bir geçekle yüzleşmişti. Babası okula Louisa ile gelmiş ve kadın ön koltukta oturuyordu. Lydia aralarında geçen konuşmalardan ve beden dilinden ikisinin sevgili oldukları kanaatine vardı. Bu düşünce tüm heyecanı ve neşesini alıp götürmüştü. Sınavı bu şok ardından başarısızlıkla sonuçlandı elbette. Marilyn’in evde ehliyet görünümü verdiği pasta ise boşa giti. Annesi babası ve Nath bir sonraki sınav için Lydia’yı cesaretlendirirken, Hannah ise tüm gerçeği biliyordu. Lydia sınava hiç çalışmamıştı. Ehliyet sınavı için alınan kitap, çalıntı bir hatıra olarak kendi odasında yastığının altındaydı. Lydia onu hiç aramamıştı.

 

James eve döndüğünde olabileceklerden emindi. Marilyn onu bekliyordu. Karısı sadece “Ne zamandır?” diye sordu. James ise “Cenazeden beri” demekle yetindi. Marilyn hayatı boyunca alışılmışın dışına çıkmaya, James ise normal olmaya çalışmıştı. James ve Marilyn, Lydia’nın odasında kavga ederken Nath ve Hannah ise merdivenlerin başında onları dinliyordu. James sonunda içindekileri kusmuş, annesinin dediği gibi Marilyn’in James gibi bir adamla evlenmesinin yanlış olduğunu ifade etmişti. Marilyn ona “ defol” dedikten sonra odadan çıkmış Nath ve Hannah’ı görmeden geçerek evden ayrılmıştı. Hannah korkuyordu. Nath’in babası ardından evden ayrılmasıyla daha da korktu. O sırada Marilyn, Lydia’nın kitaplığını boşaltmaya, ölen kızının hatıralarını yok etmeye başlamıştı ki annesinin yemek tarifi kitabını en arka bulunca her şeyi anladı. Lydia kitabı kaybettiğini söylemişti ama yalandı. Tek istediği annesinin hayatını giderek daha kötüleştiren o hatırayı ortan kaldırmaktı. Marilyn tüm bu duygu seli içindeyken Hannah’ı kapıda gördü. “Anne” dedi Hannah ve Marilyn kollarını açarak küçük kızına sarıldı.

 

Nath hiç içki kullanmamasına rağmen içki dükkanından bir şişe viski aldı. Kasiyer ona ölen kızın abisi olup olmadığını sorduğunda başını sallayarak onu onayladı. Kasiyer Nath’ bir şişe daha viski vererek uzattığı on doları da geri verdi. Nath annesinin arabasına binerek şehrin en sakin yerine direksiyonu kırdı. 2 şişe viski içti ve sonrasında kendinden geçti. Onu bulan Memur Fisk oldu. Fisk, Nath’e “hadi evlat eve gitme vakti geldi” dedi. James ise evden ayrıldığından beri arabadaydı. Nereye gittiğini bilmeden önce şehir dışına giden yola soınra çevre yoluna çıkmıştı. Sadece uzaklaşıyordu. Aklında sadece bu kadar yanılmış olup olamayacağı vardı.

 

Nisan ayı geldiğinde ev Nath’in en son kalmak istediği yer haline gelmişti. Bir an önce Harvard’a gitmek istiyordu. Lydia ise ona Louisa’yı anlatmak ve “gitme” demek için uğraşıyordu. Ama yapamadı. O gün evden ayrılırken Nath, Lydia’ya ona arayacağına söz verdi. Uçaktan indiğinde ya da ondan sonraki günün sabahı ise aramadı. Cumartesi günü Lydia onu arayana kadar böyle sürüp gitti. Lydia’a Nath’e anlatması gereken şeyler olduğunu söylemişti ancak ilk defa alkol kullanan ve evden ilk kez uzaklaşan Nath ağzında bir şeyler geveleyerek “Eve döndüğümde konuşuruz” diyerek telefonu kapattı. Lydia gerçekten çaresiz kalmanın tadını o an aldı. Nath onu suyun yüzeyinde tutan isimdi.  Pazar günü ise James Lydia’ya yeni okul yılı için kırmızı bir elbise aldı. Mankenin üzerinde görüp beğenmişti. Moda olmalıydı. Lydia elbisesinin okul için uygun olmadığını bilse de babası için giydi. Nath o akşam eve dönecekti. Lydia tıpkı onun hayatında olduğu gibi kendi hayatında da bir şeylerin değiştiğini göstermek adına okul çıkışında Jackile görüşmeye karar verdi. Okul sonrasında Jack ile arabayı sakin bir yere süren Lydia ve Jack bir süre sohbet ettiler. Jack, Nath’in o gün döneceğini biliyor ve bu konuda konuşuyordu. Lydia ise Nath’in önemsiz olduğunu gösterme gayreti içerisindeydi. Lydia torpidoda olduğunu bildiği prezervatiflerden birini alarak Jack’ yaklaştı ve onu öptü. Jack “ Nath” demekle yetindi. “ Nath’in önemi yok” dedi Lydia. Jack ise Lydia’nın büyük bir aydınlanma yaşamasına neden olacak o sözleri söyledi, “Benim için var” O an reddedilmekten daha büyük acılar yaşayan Lydia, Jack’e kızarak oradan ayrıldı ancak Jack arkasından bağırmıştı “En azından ben korkarak başkalarının dilediği gibi yaşamıyorum” Lydia bu gerçekle yüzleşince daha da sinirlenerek “Bütün bu dediklerinden Nath ve okuldakilerin haberi olunca tekrar düşünürsün” dedi. Koşarak eve gitti.

 

O akşam Hannah dışında kimse Lydia’nın farklılığını görmedi. Hannah engel olması gerken bir şeyler olduğunu biliyor ama neden “Yapma” diyeceğini kestiremiyordu. Nath, annesi, babası ve Hannah’ın uyuması ardından Lydia her şeye bir son vermeye ve artık kendisi için yaşaması gerektiğine karar verdi. Her şeyin başladığı o göl kıyısına gitti. Yarın sabah annesine doktor olmayacağını ve babasına tek başına da mutlu olduğunu söyleyecekti. Nath’i gönül rahatlığıyla Harvard’a gönderecek Hannah’ı daha çok dinleyecekti. Hatta Jack’ten bile özür dileyecekti. Annesinin gittiği o yaz gölde yaşadığı ve Nath’in onu kurtardığı boğulma olayı sonrası verdiği sözler onu bu noktaya getirmişti. Aldığı yeni kararları da bu gölde mühürleyecekti. İskeledeki kayığa atladı ve gölün ortasına kadar gitti. Ayağa kalkınca biraz sendeledi ama dengesini korudu. İskeleye kadar yüzmek için kendisini siyah göl sularına bıraktı.

 

James evden o kadar uzaklaştı ki geriye dönmeye karar verdiğinde Marilyn’in evde olmayacağını düşünmüştü. Kapıdan içeri girişinde Hannah’ı çömelmiş kendine sarılırken buldu. Hannah söylemesi gerekeni biliyordu; “Annem yukarda” O sözlerin ardından tekrar nefes alan James, Hanna’ın yanına giderek ona sarıldı. Hannah o an bir şeylerin düzeleceğine karar verdi. James tıpkı Lydia Hannah kadar küçükken yaptığı gibi kızını omuzlarına aldı. Bir süre gülüştüler. Sabah oluyordu, Marilyn merdivenlerde belirdi. “Dönmüşsün” dedi, “Döndüm” dedi James. Hannah her zaman yaptığı gibi kaçamaya çalıştığı sırada Marilyn omzuna dokunarak onu tuttu ve başından öptü. “Sabah görüşürüz” dedi annesi Hannah’a… Hannah ilk kez sabah herkesin evde olacağına inanarak doğruca odasına giderek rahat bir uyku çekti.   Marilyn, James’e yaklaştı, yavaşça elini tuttu ve odalarına çekildiler. İlk tanıştıkları zaman gibi birbirlerini incitmekten korkarak sarıldılar birbirlerine ve uyudular. Sabah Hannah uyandığında dışarıda 2 araba, kapıda 5 çift ayakkabı vardı. Her şey yerli yerindeydi ve sevindi. Kapının önüne çıktığında Jack ve köpeği gezmeye çıkıyordu. Onların bile hala orda olması huzur veriyordu. Hannah gibi Nath’de Jack’i gördü ve aradığı fırsatı bulduğunu düşündü. Doğruca dış kapıya yöneldi. Hannah onu durdurmaya çalışsa da başarmadı. Nath peşindeki Hannah ile birlikte Jack’i göl kıyısındaki iskelede yakaladı. Ona itiraf etmesini söyledi cevap alamadı. Hannah’ın tüm itirazlarına ve ağlamasına rağmen Jack’e yumruk attı. Rahatlaması gerekiyordu ama öyle olmadı. Jack’de Nath’in yumruğunu yanıtsız bıraktı. “Konuş” dedi Nath, “Lydia anlatmadı mı?”dedi Jack. Ne anlatacaktı ki? Jack sadece kafasını eğdi ve ikinci darbe ile yere yığıldı. O anda araya giren Hannah abisini itmeye başladı. Nath gibi Jack’de onun ağladığını şimdi fark etmişti. Nath iskelenin kıyısına gerildi ve suya düştü. Yavaşça batıyordu Nath. Lydia’nın yaşadıklarını anlamaya başladığını düşündü. Az sonra batacak ve her şey bitecekti. Ama o yıllar önce batmamayı öğrenmişti. Vücudu istemsiz bir tepki ile onu su yğzeyine çıkardı ve Jack’in elini tutarak sudan çıktı.

 

Sonrası… Sonrası günlerde, haftalarda ve yıllarda hiç konuşmadılar. Lydia’yı düşündüler; “Sana söyleyeceğim o kadar çok şey var ki…”

 


Eski şarkılar…

Pazar, Şubat 14, 2021

Estikçe, Müzik, Şarkı, Avril Lavigne, GreenDay, Evanescence, Bon Jovi,

Herkese merhabalar…


Geçtiğimiz günlerde YouTube da gezerken eskiden dinlediğim şarkılara rast geldim. Eski zamanlara gittim… Ve bunları sizlerle paylaşmak istedim. Belki aynı zamanlarda aynı şarkıları dinlemişizdir…


Listenin ilk eseri Avril Lavigne’den. Gerçekten lise yıllarında çokça dinlediğim bir sanatçıydı. Nedendir bilmem onun o asi tavırları ve şarkılarındaki ritimler hoşuma giderdi. Anadolu Lisesi’nde okuyan bir ergen olarak onun şarkılarını Türkçe’ye çevirmeye çalışmak hoşuma gidiyordu. (Oldukça ergen bir tavır olduğunun farkındayım J ) En sevdiğim şarkısı ise “Sk8er Boi” di.

 


 

O günlerde Gren Day’i de çok dinlerdim. Farklı bir klip olan ve içerisinde repliklerinde yer aldığı “Wake me up when september ends” favorimdi. Diğer şarkıları çok hoşuma gitmese de bu şarkıyı çevirip çevirip dinlediğimi bilirim.

  


Ve elbette Evanescence… Yaşıtlarımın mutlaka bir yerlerde yolunun kesiştiği bir gruptur diye düşünüyorum. Zombie şarkısı daha tanıdık olsa da ben “Bring met o life” hayranıydım. Şarkıyı daha çok internet kafelerde takıldığımız ve Ultima Online oynadığımız günlerden hatırlıyorum. Oyunu bilenleriniz varsa eğer atmosfere uygun olduğunu düşünmüşümdür hep. Nedendir bilmem ama arkadaşlarımla diğer oyuncularla mücadeleye girdiğimizde bana ayrı bir şevk verirdi.

 


 

Son olarak da Bon Jovi… Bunu dinlemeyen bir 90’lar genci tanımıyorum desem azdır. Bon Jovi deyince de akla ilk gelen parçamız ve favorim elbette “İt’s my life”

 


 

Bonus olarak da halen ara ara dinlediğim ve yıldızlar karması olarak nitelendirdiğim şarkıyı sizlerle paylaşıp veda ediyorum şimdilik…

 


 

 

Siz o yıllarda neler dinlerdiniz? Paylaşırsanız sevinirim…

 

 

NOT: Yaşlanmaya başladığımı hisse ttiğim bir yazı oldu.

Blogger tarafından desteklenmektedir.